λογοσ Peregrini

Apr 29

Tumblr'a Son -

Bir süre önce blog.eminresah.com adresini kapattım, daha doğrusu ana
sayfaya yönlendirip sabit siteye çevirdim. Niyetim tumblr’daki bloga
eski düzende yazıları göndermeye devam etmekti. Tumblr’ı gerek
tasarımı, gerek kullanımı açısından sevmiyorum, yakında reklam da
göstermeye başlayacaklarmış ve sevgimin bu noktadan sonra artacağına
inanmıyorum. Şu sıkıcı maviyi değiştirme imkanını bile çok gören bir
yer. Bu yazıyı bile açıp tumblr’da yazmıyorum, eposta ile
gönderiyorum.

Tumblr’ın 6 ay öncesine kadar diğer bloglardan RSS yoluyla içerik
toplayabileceğiniz bir özelliği vardı. Bunu hala var sandığım için
burayı kapatmak niyetinde değildim. Ancak hala var değilmiş, 6 ay
kadar önce kaldırmışlar. Bunlar benim gibi tek bir servise bağlı
kalmak istemeyen ve kendi göbeğini kendi kesmeyi sevenlere hoş
mimikler değil.

Her neyse, ben de bugünden sonra burayı yazı hedeflerimden
çıkarıyorum. Bu mesajı birkaç hafta tekrar tekrar gönderebilirim,
takip etmeyi hemen bırakabilirsiniz. Hesabı da belki kapatırım, belki
durur.

Eğer reader.google.com gibi bir RSS okuyucu kullanıyorsanız,
adresini ekleyebilir,
kullanmıyorsanız eminresah.com’u zaman zaman ziyaret edip yazılara
bakabilirsiniz. Bu adresten ayrı olarak daha teknik yazıların olacağı
emresahin.net ve kısa yazıları misafir edeceğimiz 4cumle.org da
(umarım!) yakında faaliyete geçecek.

Lütfen verdiğim rahatsızlıktan ötürü kusuruma bakmayınız.

Apr 20

Blogla ilgili açıklama

Son yazıdan beri yaklaşık 45-50 gün geçmiş olmalı. Bu zaman zarfında blogla ve benimle ilgili bazı değişiklikler oldu. 12 Mart’ta benim için anne yakınlığında olan annanemi kaybettim ve bir süre yazmak istemedi canım. Hala da pek istekli değilim. Blog’un bulunduğu hosting’i başka bir yere taşıdım. Bir de blog’un aynı anda birkaç yerde birden yayınlanmasını sağlayan posterous.com twitter tarafından alındı ve büyük ihtimalle kapanacak.

Buradaki yazıları uzun zaman ayırarak üretemiyorum. Epostayla gönderiliyor ve yazı yazmak için bir web arabirimi kullanmak niyetinde değilim. Ancak bu büyük ölçüde WordPress gibi blog yazılımlarının da benim için anlamını kaybetmesine sebep oluyor. Önüme çıkmadıkları sürece, yani ben epostayla yazar ve siz de web’de tumblr, blogger, posterous veya blog.eminresah.com adresinde okurken bir şikayetim yoktu. Ancak yazıları sonradan toparlamasının zor olduğunu, ufak bir hata olduğunda düzeltmenin uzun sürdüğünü ve bu sebeple de imla hatalarını genelde düzeltmediğimi farkettim. Gereksiz yazıları silmek ve temizlik bile gereğinden fazla uğraştırıcı.

Blog formatı sıktı. Belki tüm bu zerzevatın batmaya başlamasının sebebi de budur. EminResah.com ileri derecede sayfa tasarımı gerektiren veya fotoğraf, video, müzik gibi şeylerin yayınlandığı bir yer değil. İçerikle okur arasına girmesin diye özellikle basit tutulmuş bir site. Yedi senelik blogculuğun beni getirdiği konum da, blog’la ilgili olduğu düşünülen hemen bütün avadanlıkların, yorumdu, linkti, layktı, pingback’ti ve sair şeylerin aslında yazmayı zorlaştırıcı ve asıl yapmak istediğimden başka bir şeyler olduğu. Ben bu yazıları sosyalleşmek amacıyla yazmıyorum. Başlarda böyle bir amacım vardı, ancak artık yazının kendisi, insanların ne düşündüğünden, ne anladığından, ne söylediğinden daha önemli.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra, siteyi, sadece http://eminresah.com üzerinden yayınlanan basit sayfalar haline getirmenin daha doğru olduğuna kanaat ettim. Son yazılar için indeks, bir RSS beslemesi ve gözden geçirilmiş yazıları da PDF ve epub gibi formatlarda yayınlamak en doğrusu görünüyor. Mümkün olursa tumblr ve blog.eminresah.com’un RSS beslemesi yine çalışmaya devam edecek ama bunun için birkaç script daha yazmam gerek. blog.eminresah.com’un web arabirimini oluşturan WordPress kurulumunu ise kaldırmayı planlıyorum.

Kısacası RSS (ve ona bağlı tumblr) devam edecek, WordPress kalkacak, eski yazılar PDF’lerde toplanacak. Bunların hepsini düzenleyen ufak programlar yazmam gerek.

Bunlar kısıtlı zamanımı azar azar ayırdığım için uzun sürebilecek ayarlamalar. Yeniden yazmaya başladım ama bir iki ay daha buralarda yazı göremezseniz merak etmeyin.

Mar 20

Rasyonellik ve Ölüm

Ölümün sözkonusu olduğu yerde en doğru tercihten bahsetmek ne kadar zor. Ölüm tüm akıl yürütmelerin başına ve sonuna geldiğinde, hepsi mantıklı oluyor.

Öleceğiz o halde… diye başlayan cümlelerin sonunu, fırsat varken hayatın tadını çıkaralım diye de, çocuklarıma miras bırakmak için çok para kazanmalıyım diye de, dünya hayatının zevklerine dalamayız diye de, zamanımızı ibadetle geçirmeliyiz diye de, çayımızı hakkıyla içelim diye de, ağaçlara iyi bakalım diye de getirmek mümkün.

Ölümle, onun sebep olduğu durumlar arasında kurulan ilgide bir mantık aramak boşuna, yani bu sözlerin hiçbiri diğerlerinden daha mantıklı değil. Bu sebeple hayat akıl yürütme üzerine kurulu felsefelerin çizdiği kafese sığmıyor; ölüm tüm rasyonellik arayışını içine çeken bir girdap.

Rasyonellik, hayatın nasıl yaşanması gerektiği sorusuna verdiği cevapların mutlak olduğunu iddia ediyor. Önceki tüm cevaplayanlar gibi.

Mar 12

Yazı Yazısı

Yazı yazmayı seven adamlar, konu sıkıntısına düşünce yazı hakkında yazar. Konu sıkıntım olduğundan değil de, yazı hakkında yazı yazan bu adamlar hakkında yazacağım için dolaylı yoldan yazı yazısı yazmış olacağım.

Yeryüzünde varlığının önemini abartmayı sevmeyen meslek grubu var mıdır bilmiyorum. Ya olmasaydınız diye doktorlara sorsanız öleceğimizi, mimarlara sorsanız kümeste yaşayacağımızı, mühendislere sorsanız taş devrine döneceğimizi, hakimlere sorsanız birbirimizi doğraayacağımızı, avukatlara sorsanız hakimlerin bizi doğrayacağını, ekonomistlere sorsanız saçıp savuracağımızı, işletmecilere sorsanız iflas edeceğimizi, lağımcılara sorsanız lağımda yüzeceğimizi söylerler. Ben bunlardan bir tek lağımcılara inanırım, diğerleri hakkında şüphem var.

Peki, yazarlara sorsanız ne derler?

Kendimi yazar kabul etmeye çalıştım ama ben olmasam şöyle böyle olurdunuz diyecek bir tehlike göremedim. Ben yazar olsam ve olmasam, siz gayet güzel yaşamaya devam edersiniz bence, başınıza kötü bir iş gelmez.

Neden yazar milleti bu kadar önemli bir iş yapıyormuş gibi duruyor o zaman? En barbar kabileler hariç tüm milletler kitaplarla yönetilir diyor mesela adam, kitap varsa, onun bir yazarı da vardır, ergo yazarlar yönetmektedir tüm dünyayı.

Eskiden bütün meslekler, aynen kıtaların milyonlarca sene önce birleşik olduğu gibi yekvücutken, yani bir adam hem hekim, hem hakim, hem fizikçi, hem feylesof olabilirken, yazmak gerçekten önemliymiş. Çünkü yazan adam bunu eliyle yazarmış, bizim gibi klavyeyle değil ve bu yazılanlar elle çoğaltılırmış, bizim gibi ışıklı harfler dünyanın dört yanına anında ulaşmazmış. Onun için bizimki gibi faydası olmayan yazı yazılmazmış, yazmanın bir kıymeti varmış, yazar da hayli nadirattan, elmas gibi bir şeymiş.

O kitaplar için dünyayı yönettiğini söyleyebilirsiniz, ancak zamanımızdaki kitapların pek çoğu kendini yönetmekten aciz adamların yazdığı üfürmeler. Nasıl olacak da dünyayı yönetecek, hayret.

Adamın yaptığı ortalama adamı gıdıklayacak bir konu bulup, üçyüz sayfa okuru sıkmayacak cümleler kurmak. Bunu da hayatta hiç rastlamadığımız şekilde aynı kahramanın kuyruğuna takılıp yapmak tabi. Neden tırt romanların (ve filmlerin) hepsinde iki zıt karakter bulunur? Çünkü o ikisini başa koyunca zaten ağız dalaşı bile yapsalar yüz sayfayı kurtarırsınız. Neden karakter sayısı sınırlıdır ve her şey aynı kişilerin başına gelir? Çünkü karakter sayısı arttıkça yazması da, okuması da lineer olarak değil, neredeyse üstel olarak zorlaşır. İki kişinin hikayesini anlatmak 200 sayfa tutuyorsa, üç kişininkini anlatmak 800 sayfa, dört kişininki 1600 sayfa tutar.

Her neyse, diyeceğim o ki zamanımızda yazı yazmak kolaylaşmış ve bu sebeple de önemini kaybetmiştir. Abartmanın lüzumu yoktur. Çocuklarımız değilse de torunlarımız kitap kavramıyla hiç tanışmayacak, biz şimdi kalaycıları nasıl hatırlıyorsak, onlar da yazarları öyle hatırlayacak.

Bunun sebebi de en başta teknolojik. İnsanların yazma ihtiyacı giderek azalıyor, yazıya ilgi de aynı oranda azalıyor. Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, bir azınlıkta olduğunuzu da zaten biliyorsunuz demektir. Bu yazı bir adamın muz kabuğuna basıp düşmesini konu alan otuz saniyelik bir videonun milyonda biri kadar ilgi görmez.

Derler ki, Lao Tzu herkesin okuma öğrenmesine karşıydı, çünkü insanların okuduklarının etkisiyle şahsi tecrübeyi gözardı edeceklerini düşünürdü. Benzer bir düşünce Eflatun’da da mevcuttu ki diyalog yazmış ve okuru da bir ölçüde konuya dahil etmeye çalışmıştır. Şems’in Celaleddin’in kitaplarını havuza atmasındaki hikmetin bir kısmı da bu olsa gerektir. Hatta derler ki Hz Ebubekir de Kur’an’ın iki kapak arasında toplanması ilk teklif edildiğinde, belki de benzer bir fikirle, sözün yazıya aktarılmasının tehlikeli olması sebebiyle pek istekli olmamıştır.

Zamanımızda yazının yorumlanması gereken ve bu sebeple ister istemez subjektif bir katkı bekleyen bir ortam olduğunu unutma meyli mevcut. Yazınca oluyor, bitiyor, her şey anlaşılıyor gibi. Halbuki en sınırlı iletişim ortamlarından biri, öyle olduğu için günlük hayatı aktarmaya çalıştıkta yeni semboller kazanmış, önce noktalama işaretleri, şimdilerde emoticon’larla zenginleşmek zorunda kalmıştır. Yine de yeterli değildir, çünkü konuşma dili bile hayatı tam olarak aktaramazken, kağıt üzerine dökülmüş sembollerin nasıl olup da size bilmediğiniz bir şeyi öğretebileceği hayli kaygan bir tartışmadır.

Buna rağmen yazarlar kendilerini dünyanın en kremalı kısmı gibi görmekte ısrar eder. Kültürün ve insanlığın bekçisi, hayatın ve hakikatin müfessiri, oluş sırrının varisidir.Ben olmasaydım cümlesi kurmaz, ben var olayım diye cümlesi kurar. Bütün meslekler yazar yazısını yazabilsin diye varolmuştur, onun için o olmasa, diğerlerinin de olmasına gerek yoktur.

Miadı dolmuş ve ölüme gün sayan mesleğin sonu hiç bir yazarın aktaramayacağı kadar trajik.

Mar 10

Hayat Oyunu

Ortaokulda veya lisedeydim, insanların alternatif hayatları oynayabilecekleri bir bilgisayar oyunu düşünmüştüm. Adını hayat oyunu koyduğum bu oyunu tabi ki yapamadım, sonradan Sims gibi ona yakın bir şeyler çıktı ama onlar da öldüresiye sıkıcı geldi bana. Hayat oyunu oynamak yerine bir oyun hayatı yaşamaya başlamam neticesinde Role Playing Game gibi insanı hayli zaman masrafına sokan oyunlardan da uzak kaldım. Şu sıralar zaman bulursam sadece Osmos veya Crayon Physics gibi oyunlar oynuyorum.

Başka bir hayat oyunu, Game of Life adıyla matematikçi Conway tarafından düşünülmüş. Bu tabi yukarıda bahsettiğim oyunlardan biraz farklı. Satranç (daha doğrusu Go) tahtasına benzeyen bir tabloda, hücrelerin siyah (dolu) veya beyaz olmasına dayanıyor. İki kuralı var: (1) Etrafındaki sekiz hücreden üçü dolu olan boş hücre dolar. (2) Etrafında iki veya üç dolu hücre olan dolu hücre dolu kalır. Diğer hücreler boşalıyor.

Kelimenin Oyun Teorisindeki anlamıyla bu oyun basit kurallardan nasıl karmaşık sistemlerin ortaya çıkabildiğini göstermek için kullanılıyor. Bu basit kurallar, tek hücre için anlamsız ama tepeden bakan bizler için ilginç desenler üretiyor. Çeşitli örnekleri burada ve şurada görebilirsiniz.

Bu oyunun felsefi karşılığı kelebek etkisi ile meşhur Kaos teorisine benzer. Kaos teorisi de basit formüllerin Lorentz çekicisi (attractor) veya fraktaller gibi karmaşık sistemler üretebildiğini söyler. (Bir zamanlar kelebek etkisine güvenip dünyayı değiştirmeye çalışan bir grup görmüştüm, her kelebeğin fırtına üreteceğini sanıyorlardı.)

Bu kurguların benim için anlamı hayat gibi hayli karmaşık sistemlerin gerisinde basit kimyasal ve fiziksel olayların yatabileceğidir. Yoksa bir kelebek gördüğünüzde, acaba nerede bir fırtına çıkacak? şeklinde sorular değildir. Fraktallere bakıp, lan bunları büyütünce de aynısı çıkıyormuş demek güzeldir ama mesela insanların oluşturduğu sosyal yapıların, organizmaya benzetilmesinin buradan da kaynak alabileceğini görmek daha güzeldir.

Karmaşık sistemler basit kurallardan ortaya çıkabiliyorsa ne olur? Tanrı düşüncelerinde sadece canlılığa dikkat çeken ve kozmolojik kanıttan, kısaca Tanrı olmasaydı bu kadar karmaşık bir kainat nasıl varolabilirdi ki? sorusundan başka cephanesi olmayan Teistlerin söyledikleri boşa çıkar. Karmaşıklık bizatihi bir delil olamaz. Sizin karmaşık olarak gördüğünüz bir sistemin gerisinde çok basit kurallar yer alıyor olabilir.

Basit sistemden kaos üretebiliyoruz ancak tersini, yani kaotik bir sistemin gerisindeki basit kuralı bulamıyoruz. Bu sebeple karmaşıklığa bakıp, bu insan yapısı olamaz diyemezsiniz mesela, bunun gerisinde bir Tanrı vardır diyemezsiniz.

Bu Tanrı yoktur demek değil. Delil olarak karmaşıklığın geçerli olmadığını söylemek. Ne kadar tumturaklı dil kullanırsa kullansın veya resimleri ne kadar parlak kağıda basarsa bassın, kitapların (ve tabi onları yazanların) karmaşıklık yoluyla bir şey isbat etmiş olmayacaklarını söylemek.

Yalnız bu bıçak iki taraflı kesiyor, Dawkins’in Tanrı Yanılgısı’ndaki tezinin özü olan, karmaşık evreni ancak daha karmaşık bir Tanrı yaratabilir, onun varolma ihtimali de evrenin varolma ihtimalinden düşüktür deyişini de anlamsız kılıyor. Karmaşıklık varlığı isbat etmediği gibi, yokluğu da isbat etmez, sadece karmaşıklığın arkasındaki ilişkileri bilemediğimizi ve belki de asla bilemeyeceğimizi gösterir.

Karmaşıklıktan doğan bir başka duruş ise iman konusunda şahsıma bir yol sunuyor. Varlığın görünüşündeki bu karmaşıklığın, insanı hakikate ulaştıracak olan edebi ve tevazuyu vermesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Allah’ı bulanın onu aklî olarak ifade etmesinin mümkün olmadığını, kalbî olarak ise özünde bize öğrettiğinden başkasını bilmeyiz diyen bir anlayış taşıyacağını düşünüyorum. Geleceği bilemiyoruz, değişkenlerin sayısı arttığında bilgisayarlarımız çöküyor, bildiğimizi düşündüğümüz şeyler istatistiğin kaba sonuçlarından ibaret ve deştikçe anlamını kaybediyor. Karmaşıklığın bize öğretmesi gereken acizliğimiz. Allah’ı da şöyle olmalı, böyle olmalı, olmasaydı böyle olurdu diye değil, acizliğimizin idrakiyle arayabiliriz.

Entelektüel Teselli

İnsan güvence arayan bir mahluk. Her cinsten varoluşuna tehditle dolu dünyada tutunacak bir dal, dayanacak bir bacak arıyor. Kimisi bunu zenginlikte, kimisi makam ve mevkide, kimisi de bilgi ve entelektüelcilik ile arıyor. Hangileri güven buluyor, hangileri kazandığını kaybetmekten korkarak olan güveni de yitiriyor, dışardan bilemiyoruz.

Zenginlik ve mevkiden gelen güvenin sağlam olmadığını okuyarak öğreniyoruz, biliyoruz ki hepsinin sonu mevcut. Ancak entelektüelliğe dayanan sosyal sermayenin ne kadar güven verdiği konusunda bir araştırma yok.

Ben okumadım daha doğrusu.

Bu konuda suskunluğun sebebi herhalde eli kalem tutanların büyük kısmının bu sosyal sermaye için veya onu kaybetmemeyi gözeterek yazması. Tarihi galiplerin yazması gibi, neyin yalan, neyin gerçek olduğunu da eli kalem tutanlar yazınca, kalem ve kültür, diğer bütün yollardan daha gerçek, daha doğru bir yola dönüşüyor. Halbuki kalem sahiplerinin pek azı, diğer yolları deneyip de yalan olduğunu görecek tecrübeye sahip.

Entelektüellerin ve (nereden baktığınıza göre beni de içinde sayabileceğiniz) yazar çizer okur takımının dünyayı kendi etraflarında çevirme gayretinde, gevezelerin lafı dolaştırıp kendilerine getirmesi gibi bir hal görüyorum. Birinin parada, birinin sağlam tanıdıkta aradığı güveni etrafa biliyor görünmek diye bir hırkada arayan zevatın da, bu güvenin olduğunu sandığı yerde aslında öyle bir güven yok. İnsan parasının, makamının kölesi olabildiği gibi bilgisinin, isminin, şöhretinin, yazarlığının da kölesi olabilir. Ne için yazıyorum sorusunu sorup, cevabında azıcık da ihtiram duysunlar diye olan birinin, o ihtiramı etrafından görmeye başladığında kimliğine ve söylediklerine hapsolmaması çok zor.

İnsanın Wittgenstein gibi önceki felsefemi boşver, yenisine bakalım diyebilmesi için babasından kalan büyükçe serveti fukaraya dağıtabilecek kadar cesur olması da gerek. İtiraf edelim, bu cesaret entelektüellerde de, diğerlerinde olduğu kadar az.

Malumdur ki ben burada zaman zaman saçma yazılar yazıyorum. Bazıları gerçekte ipe sapa gelmez şeyler. Tek ölçüsü aklıma gelmiş olması, üzerinde uzun uzun düşünmem gereken bir ismim, bunu yazarsam bana ne derler dediğim bir itibarım, satmam gereken kitabım, sahiplenmem gereken bir mevkim, hoş geçinmem gereken insanlar, okur ihtiyacım, sosyal sermaye merakım, biliyor görünmenin getirdiği sair ihtirama sevgim olsa herhalde yazılara kalın kalın filtreler koyar, mümkün olduğunca ne kadar bildiğimi, ne kadar okuduğumu, belli konularda ne boyutta bir otorite olduğumu göstermeye çalışırdım. Saçmalamaz, belli odaklara bulaşmaz, beynime halkalar takar ve kendimi sosyal kutupların birine bağlamaya çalışırdım.

Buna ihtiyacım yok. Uzun zaman önce bazı yol ayrımlarında bunu reddettim ve birkaç sene sonra kaybolsa ve kimsenin umurunda olmasa da kafama göre yazmanın daha iyi olduğuna kanaat ettim. Dünyevi bir faydası yok velakin insanların yazmasına sebep olan bir çok psikolojik saikten arındığım için yazdığımda daha mutmain oluyorum.

Entelektüelin bilgide ve ihtiramda aradığı güveni de Allah’tan başka hiçbir yerde bulamadım. Biliyor olmanın kimseye bir faydası olmadığını, bilakis aptal görünmemek uğruna nice canların diline kilit vurduğunu, diliyle kalbi arasına perde çektiğini görüyorum. Aptal görünsem de kalplerin nasıl tatmin olduğundan haberim var, yokmuş gibi yapamam.

Mar 07

Diyalektik Gül Bitti

Eskiden diyalektik doğrudan mantık anlamına geliyormuş. Logos daha geniş, diyalektik daha dar; logos tüm aklı, diyalektik diyalogdaki aklı temsilen…

Anladığım kadarıyla diyalektik kelimesinin bütün kullanımlarında ortak tek taraf merhale merhale anlamı. Sokrat diyalektiği insana ne bildiğini sorgulatırken, Hegel diyalektiği tez ve antitezden senteze ulaşırken, diyalektik mantık her şeyin kendi zıddını da içerdiğini söylerken ve diyalektik materyalizm, komünizmden önceki proleterya diktatörlüğünü açıklarken ortak noktaları adım adım ilerlemeye güvenmeleri.

Bu ilerleme zıddını içeriyor(muş), bu sayede mesela Sovyetler yıkılıp, kapitalizm muzaffer görününce de aslında komünizm kazanmış olmuş. Çünkü kapitalizmin bu geçici zaferine karşılık, dünyanın (bazısı altın, bazısı gümüş, bazısı bakır) zincirli işçileri birleşip, tüm dünyayı komünist yapacaklarmış.

Aklıma oğluna sevgilisinden ayrıldığı için her işte hayır vardır diyen bir anne geliyor; buna burun kıvıran oğlunun akşam arkadaşlarıyla buluşup diyalektik materyalizmi konuşması… Biz her işte hayır olduğuna kolay inanan insanlarız ancak o hayrın diyalektik materyalizm olduğu doğru mu, onu bilemiyoruz.

Eleştiride Bağlam

Bir yazıda dümdüz bilgi hatası yoksa, bütün eleştiri faaliyeti bir yazıyı derece derece bağlamından koparmaya dayanır. Bu sayede yazının ne anlama geldiğini görmek mümkün olur. Ben bu bağlamda söylemedim demek haklı bir savunma olduğu gibi, bağlamı değiştirmek de haklı bir eleştiri yoludur.

Kişiler hangi bağlamda yaşadıklarına kendileri karar verir. Benim bağlamıma yakın bir eleştiriyi severim. Ancak benim için anlamsız ve uçuk duran bağlamlar, eleştirilerin de uçuk ve anlamsız olmasına yol açar.

Eleştirinin de gelip sürü hukukuna dayandığı yer burası. Bizden olanın eleştirisi ne kadar makul ve ötekinin eleştirisi ne kadar aptalca.

Mar 03

Aslandan Kaçan Adam

Meşhur hikayedir, iki avcı aslanla karşı karşı kalınca, biri koşmaya hazırlanmış da, diğer aslandan hızlı koşamazsın ki demiş ve karşılığında senden hızlı koşsam yeter cevabını almış.

Günlük siyaseti incelerken hep gözönünde bulundurması gereken bir hikaye. Eleştirenler AKP’nin aslandan hızlı koşmadığını söylüyor, doğru, mükemmel değil, ancak oy verirken aslandan hızlı koşmasına göre değil, diğerlerinden hızlı koşup koşmadığına göre veriyor insanlar.

Oy verdiğimden değil ama bunun tesbitini yapmaktan aciz insanların durup durup aynı yaveleri tekrar etmesinden usandığımdan.

Birine oy vermek illa her bir politikasını, sözünü, davranışını sahiplenmek anlamına gelmez. Türkiye nüfusunun geneli, siyaseten giderek daha oynak hale geliyor; birinin aslandan hızlı koşmasının mümkün olmadığını biliyor, mükemmeli değil, en uygununu arıyorlar.

Bu kötü bir haber değil, sabah akşam RTE kabusu görenler için iyi bir haber. Aslandan kaçmaları gerekmiyor, Erdoğan’dan hızlı koşsalar yeter.


Yazı aslında bitti, ancak bu ilkenin genel olarak bütün galipler ve mağluplar için geçerli olduğunu da eklemek lazım. Roma Senatosu ve Halkı mükemmel olduğu için değil, mesela Kartaca’dan daha iyi olduğu için Punic savaşları kazandı; Microsoft, ilk PC işletim sistemi MS DOS’u çıkardığında mükemmel olduğu için değil, diğerlerinden daha iyi olduğu için çok sattı, Mustafa Kemal mükemmel olduğu için değil, diğerlerinden daha iyi olduğu için Meclis’in başına geçti.

Bir defa en iyi olduğunuzda, mükemmel sanılmaya başlarsınız. Bugün Roma’yı modern hukuk sistemini kuran medeniyet, Microsoft’u PC’lerin tek işletim sistemi üreticisi, Kemal Atatürk’ü tarihin gördüğü en büyük lider sanmak, bir zamanlar aslandan kaçmış olmalarına bağlı. Hayatın işleyişi de onlara (AKP örneğinde de olduğu gibi) çok büyük bir avantaj sağlıyor. Kartaca bir defa ortadan kalktığında Akdeniz’de Roma hakimiyetini durduracak bir güç kalmıyor, MS DOS bütün bilgisayarlara kurulduğunda başka bir şey kurmak mümkün olmuyor, Mustafa Kemal bir defa savaşı kazandığında ebedi şef olmasının önüne geçecek kimse kalmıyor.

Yine de zaman kimsenin hakimiyetini sonsuza kadar devam ettireceği bir düzene izin vermiyor. Roma sefih idareciler elinde zayıflayıp, 850 sene aradan sonra yağmalanıyor; Windows, Internet’in yaygınlaşmasıyla eski önemini kaybediyor; Kemal Atatürk’ü çözdüğü kadar, ürettiği sorunlarla da anıyoruz bugün.

Yoruluyor yani, fani olan her şey bir gün aslanın ağzına yem oluyor ve o zaman da aslandan hızlı koşan değil, diğerlerini geride bırakan kazanıyor.

Mar 01

İlham ve Yazar

Bunu Risale-i Nur’da, yazarın değil, kitabın kendisi için bizatihi zamanın kutbu denildiğini okuduğumda düşündüm. Büyük eser olma gayretinde olanın, yazarından bağımsız bir kişiliğe bürünmesi şart görünüyor. Homeros’un ilham perisi Muse’lere atıfta bulunduğu gibi, dini eserlerin bilhassa kriptik olmayı seven kimisi de Allah’ın ilhamına atıfta bulunuyor.

Buna olur veya olmaz diyebilecek değilim. Ancak kendi eliyle yazdığını, bu Allah katındandır diyerek az bir ücrete satan kimselerden olma riski varsa, yazdığının yükünü omzunda taşımanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Yazdığı kitaba Allah’ın ilhamıyla yazılmıştır demek ve bu sayede itibar aramak, trafik polisi kırmızı ışıktan çevirdiğinde ben başbakanın oğluyum demeye benziyor. Başbakanın oğlu olmayı hakeden adamın zaten kırmızı ışıkta geçmeyeceğine, geçerse de bu yaptığının böyle bir itibarı olmayan kimseden bir farkı olmadığına inanıyorum. Edep sahibi kişi, yanlış yaptığında ben falancanın oğluyum demek yerine, hatasının faturasını yüklenebilendir. O sebeple ilham varmış, yokmuş; metni ve yazarı incelerken gerçek bir fark yaratmaz. İnsan ilahi ilhamla yazsa da, bu ilhamdan başkalarına bahsetmesi şart değildir.

Vahiyle ilhamın arasındaki fark da bu olmalıdır. Vahiy kendisinden bahsedilmesini şart koşar. Bunun için de kişiye Cibril-i Emin vasıtasıyla, reddedemeyeceği bir şekilde geliyor olmalıdır. Kitab-ı Mecid’in ben ilhamla yazıldım değil, ben Allah’ın sözüyüm demesinde de bu fark vardır. Kitap, bir yazarın arada ilhamla yazdığı değil, kendisine geleni etrafına okuduğu bir kitaptır.

Yeri gelmişken ilk ayet oku, eline birkaç kitap al da oku değil, etrafına bunları oku anlamına gelir ama ne hikmetse ayetten bahsedenlerin çoğu Kur’an’dan başka her şeyi oku demeye getirirler.

Şahsen, ilhamlı kitapların hiçbirinde aklıma gem vuracak bir değer görmedim. Faydalanmış olabilirim, yine de bunun sınırlı olduğunu da biliyorum; Kitab’a bakıp secde eden başım, bu kitaplara bakıp hmm, olabilir ama olmayabilir de diyor sadece.